Kadın Örgütleri İstanbul Sözleşmesi Sürecinin Dışında Bırakılıyor.
Türkçe
English
Kurdî

 

‘KADIN ÖRGÜTLERİ İSTANBUL SÖZLEŞMESİ SÜRECİNİN DIŞINDA BIRAKILIYOR’

 

Yonca Poyraz Doğan, İstanbul

29 Aralık 2014

 

2014’de kadın hakları alanında yaşanan olumlu ve olumsuz gelişmeleri değerlendirmek için Nebahat Akkoç’la söyleştik zira kadınların karşı karşıya olduğu en önemli sorunlardan biri erkek şiddeti ve Akkoç bu şiddetle mücadele etmek için yıllardır çalışıyor. Akkoç’un Diyarbakır’da 1997’de kurduğu Kadın Merkezi ya da KAMER Vakfı şimdi Doğu ve Güneydoğu’da 23 ilde çalışıyor. Akkoç kadın hakları savunucusu olarak pek çok uluslararası ödül sahibi. Bunlardan sonuncusu da devlet şiddeti ve aile içi şiddete etkin direnişi nedeniyle Alman Heinrich Böll Vakfı tarafından verilen 2015 yılı Anne-Klein Kadın Ödülü.

 

Söyleşimizin konusu 2014’in son günlerinde, şiddete karşı mücadeleyi gerektiren uluslararası bir sözleşmeye uyum için hükümetin atması gereken adımlara ve kadın örgütlerini bu süreçten nasıl dışlamaya çalışmasına da geldi. Avrupa Konseyi öncülüğünde oluşturulan, İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen ve hükümetin 2011’de kadına karşı şiddetle mücadele etmek için imzaladığı – ve ilk imzacı olmakla pek de övündüğü –anlaşmaydı mesele.

 

Geçtiğimiz hafta Ankara’da, Uluslararası İstanbul Sözleşmesi bağımsız denetçilerinin seçilmesi çalışmaları yapıldı. GREVIO olarak adlandırılan (Group of Experts on Action against Violence against Women and Domestic Violence, established to monitor implementation of the Council of Europe Convention on Preventing and Combating Violence against Women and Domestic Violence - İstanbul Convention) denetçinin tespit edilmesi için Aile ve Sosyal Güvenlik Politikaları Bakanlığı devredeydi. Yapılması gereken Avrupa Komisyonu’nun ortaya koymuş olduğu standartlar çerçevesinde, denetçi olarak kadın sivil toplum örgütlerine adil seçimlerle yer verilmesiydi. Ancak böyle olmadı; belli ki denetçi statüsüne hangi kuruluşun gireceği önceden hesaplanmıştı. Bu kuruluşlar hükümete yakınlıklarıyla bilinen KADEM, KASAD ve AKDER.

 

Akkoç söyleşimizde bize hem KAMER’in de yer aldığı bu süreci anlattı, hem de 2014’de yaşanan diğer gelişmeleri. Anlaşılıyor ki 2015’de kadın hakları savunucularını son derece aktif olmalarını gerektiren günler bekliyor.

 

*** KAMER’in kurulduğu 1997 yılından bu yana kadınların gördüğü şiddete karşı mücadele veriyorsunuz. O zamandan bugüne Türkiye’de kadının gördüğü şiddet arttı mı azaldı mı?

 

KAMER’in kurulduğu 1997 yılından bu yana kadınların tümünün şiddet türlerinden en az birini yaşadığını söylemekteyiz. Yani bütün kadınlar zaten şiddet yaşıyordu. Ama şiddet konusundaki ilk kabul kadınlardan kaynaklanıyordu. Çoğunlukla şiddeti tanımıyor ya da kadın olmanın doğal bir uygulaması olarak algılıyorduk. Bu tespit nedeniyle yıllar boyunca öncelikle kadınların şiddet konusunda farkındalık yaşamalarını, şiddetten kurtulmak için çaba harcamalarını sağlamak üzere çalıştık.2008-2009 yıllarında yapılan iki ayrı şiddet araştırması kadınların %90’ının “haklı şiddet yoktur” dediğini göstermektedir (KSGM Aile İçi Şiddet Araştırması ile Prof. Dr. Yeşim Arat ve Doç. Dr. Ayşe Gül Altınay’ın yaptığı Aile İçi Şiddet Araştırması). Bugün görünür olan şiddet zaten vardı. Yapılan çalışmalar sonucunda kadınlar şiddeti saklamamaya, şiddetten kurtulmak için destek almaya başladılar ve gizli yaşanan, saklanan şiddet görünür olmaya başladı. Görünür olan şiddet hepimizi ürkütse de olumlu bir gelişmedir. Kadınlar korku duvarını aşıp, resmi kurumlara yaptıkları başvuruların onları yeterince koruyacağına güven duydukça destek alma oranı artacak, şiddetin gerçek boyutunu görmemiz mümkün olacaktır. Ayrıca hak aramaya başlayan kadınların yeni şiddetler yaşaması da ne yazık ki kaçınılmaz görünüyor. 

 

 

*** “Namus” adına işlenen cinayetlerde durum nedir?

 

Namus adına işlenen cinayetler aile üyelerinin karar aldığı, ölüm şeklini, yerini ve cinayeti işleyecek kişiyi belirlediği cinayetlerdir. Son yıllarda azmettiricilerin de cezalandırıldığı davalar söz konusu oldu. Namus adına işlenen cinayetler konusunda TCK’da yapılan değişikliklerin caydırıcı etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden gelen cinayet haberlerini hep birlikte izliyoruz. 2014 yılı içinde 260 kadının öldürüldüğünü tespit ettik (Bianet ve KAMER arşivi). Bu kadınlardan yaklaşık %20’si koruma kararı almış kadınlardı. Koruma kararı aldıran kadınların kimlik değiştirme/karartma gibi uygulamalardan yararlanamadıkları, görevlendirilen bir polis ile birlikte açık hedef haline geldikleri izlenmektedir. İstanbul Adliyesinin girişinde bir kadını korumakla görevli polisin öldürüldüğüne tanık olduk. Şiddet yaşayan, boşanma kararı almış, koruma isteyen tüm kadınlar hayatları boyunca ciddi bir şekilde korunmalıdır.

 

 

‘BELEDİYELER BİR BAHANE BULARAK SIĞINMA EVİ AÇMAMAYI BECERİYOR’

 

 

*** Kadınları korumak için Türkiye’de sığınma evleri yetersiz ve ilkel düzeyde kalıyor. Bu konuda Taraf gazetesinde yapılan bir haber İstanbul’daki bir sığınma evinin içler acısı durumunu ortaya sermişti. Bu alanda iyileşmeler oldu mu dersiniz yoksa aynı tas aynı hamam mı?

 

İstanbul’daki bir istasyon evde yapılan çekimleri üzüntüyle izlemiştim. Sığınma evleri kadınlar için hiçbir zaman yeterince iyi olmayacak sanırım. Bir kere ruhen ya da bedenen yaralanmış olarak bir şiddet sarmalından çıkıp geliyorlar. Bunun yanı sıra evlerini bazen çocuklarını bırakmak durumunda kalıyorlar. Bunlar çok zor şeyler. Bir de üstüne o zor koşullar eklenince gerçekten hayat çekilmez hale geliyor onlar için.

Ancak fiziki imkânlar açısından bütün sığınma evlerinin gördüğümüz o örnekle aynı ya da benzer olduğunu düşünmüyorum. En azından çeşitli sebeplerle gördüğüm birkaç sığınma evi var,  koşullar o görüntülerdeki gibi değil. Ancak sığınma evlerimiz kadınları rehabilite edecek, yeni yaşam koşullarına hazırlayacak kapasitede de değil.  Daha önce sığınma evine gitmiş, süresi dolunca çıkmak zorunda kalmış çok sayıda kadın var. Kaldı ki zaten Türkiye’deki sığınma evi sayısı yaklaşık 100 civarında. Çok yetersiz. 1500’ü aşkın sığınma evi olması lazım. Belediyeler bir bahane bularak sığınma evi açmamayı beceriyorlar. Öncelikli ihtiyaç olarak görmüyorlar.

 

*** Kadına şiddet konusunda dünyada durum nedir?

AB üyesi 6 ülke ile ortak çalışmalar projeler yürütüyoruz. Ayrıca Ortadoğu’daki kadın kuruluşlarının bir kısmı ile işbirliklerimiz var.  AB üyesi ülkelerin çok gerisinde Ortadoğu ülkelerinin de önünde bir durum yaşıyoruz. Henüz kadın ve erkeğin “farklı ama eşit” olma halini anlayamamış siyasetçilerimiz var. Bu nedenle eşitliği sağlayacak kararlı, istikrarlı bir siyasi irade olduğunu söylemek zor. Avrupa bunları aştı. Ama miras hakkının eşit olmadığı, erkekler için çok kadınla evlenmenin yasal olduğu Ortadoğu ülkelerine bakınca daha iyi durumda olduğumuzu söyleyebilirim. Dünyada eşitliği sağlayabilmiş bir rejim yok henüz. İleri demokrasi ile yürütüldüğünü düşündüğümüz bütün ülkelerde çok sayıda sığınma evi var ve tam kapasite çalışıyorlar. Şiddetin hiyerarşisini yapamayacağımızı dikkate alarak bütün dünya kadınları ayrımcılık ve şiddet yaşıyor diyebiliriz.

 

‘FARKLI BİR YAKLAŞIM GEREKİYOR’

 

*** Ben de soracaktım ancak siz bahsettiniz: “Henüz kadın ve erkeğin “farklı ama eşit” olma halini anlayamamış siyasetçilerimiz var” dediniz. Bu söylem en üstten cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan geldi. Duyunca ne düşündünüz? En üstten gelen böyle bir söylem topluma ne mesaj veriyor?

Siyasetçilerin söylemleri olumlu ya da olumsuz anlamda zannettiklerinden çok daha fazla etkili oluyor. Sadece cinsiyet konusunda değil aslında her açıdan Ankara’daki konuşmaların Anadolu’daki yankısı kötü olabiliyor. Gerginlik yaratıyor, umutsuzluğa düşürüyor, belki yeni şiddet ya da cinayetlere de sebep oluyordur.  Dikkate alınması gereken yasalar, genelgeler, imzalanan sözleşmelerdir. Varılmak istenen hedef İstanbul Sözleşmesinin çizdiği çerçevedir. Hal böyle iken, bazı kamu görevlileri yani yasayı uygulamak durumunda olanlar bir siyasetçinin sarf ettiği, sadece kendisini bağlayabilecek içerikteki bir sözü mevcut yasalardan, sözleşmelerden daha fazla dikkate alabiliyor. Bu durum uygulayıcıların kadınlara destek verme potansiyelini olumsuz etkiliyor.

 

*** 2014 yılında kadın hakları alanına genel olarak baktığınızda artı ve eksi yönler neler oldu?

Elbette ki KAMER ve onlarca başka kadın kuruluşu hiç durmadan çalıştığı için olumlu pek çok şey oluyor. Ama kadına yönelik şiddet, cinayetler birer toplumsal sorundur. Toplumun tüm kesimleri toplumsal cinsiyet konusunda farkında ve duyarlı olduğu zaman sorunun çözümü mümkün olacaktır. Bu konuda sıkıntı olduğunu düşünüyorum. Medeni Kanun, TCK, 2006/17 sayılı Genelge, 6284 sayılı yeni şiddet yasası bunların hepsi neredeyse aynı hükümet tarafından kadın hareketinin de katkısıyla sağlanan gelişmeler. Ancak çok kararlı bir siyasi irade olmadığı zaman zihniyet değişikliği sağlamak oldukça zor. Farklı bir yaklaşım gerekiyor. Örneğin; Türkiye’de doğurganlık oranı düşüyor ve genç nüfus hızla azalıyor. Bunun için yapılacak şey, öncelikle işsizliği, yoksulluğu önleyici tedbirler almak, daha fazla çocuğu teşvik edici olanaklar geliştirmek olabilir. Bunları görmeden, çözüm yaratmadan, gerekli tüm açıklamaları yapmadan daha çok çocuk istemek, kürtajı cinayet kabul etmek ayrımcılığı daha fazla körüklüyor ve kadınları kızdırıyor.

 

‘BAKANLIK ÇOK ÖNEMLİ BİR YANLIŞ YAPTI’

 

*** Kadın örgütleri hükümetin kadına yönelik kararlarında yer alabilmek için mücadele veriyor. Türkiye, kadına yönelik ayrımcılık ve eşitsizlikle mücadelede yaptırımlar içeren Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi’ni 2011 yılında ilk imzalayan ülke olmuştu ve bununla övünüyordu. Avrupa Konseyi, yaklaşık bir ay önce Türkiye’den sözleşmeyi imzalayan taraf ülkeleri denetlemekle sorumlu olacak GREVIO kurulu için adaylarını belirlemesini istedi. Ancak haberlere göre kadın örgütleri bir süredir resmi kurumlardan toplantının ne zaman yapılacağına dair bilgi edinmeye çalışmasına rağmen, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’ndan bir cevap alamadı ve seçim süreci de adil olmadı. Süreci siz de içinden izlediniz. Neler oldu, anlatır mısınız?

Toplantı sadece 2 gün önce duyuruldu. Katılım için olmadık koşullar kondu. Buna rağmen kadın kuruluşları toplantıya katılmak için Ankara’ya gittiler. Hatta toplantıya da alındılar ama sözleşmenin izlenmesi için 3 örgütün belirlenmesi sürecine dahil edilmediler. Bana göre bakanlık çok önemli bir yanlış yaptı. Kadın kuruluşları bütün zorluklara rağmen kendi kaynaklarıyla Ankara’ya gittiler. Bu çok önemli bir çabaydı.

Ancak söz konusu 3 örgütün hangi örgütler olacağı önceden belirlenmişti. Çok amatörce bir karmaşa yaratıp diğer kadın kuruluşlarını saf dışı bıraktılar. Eksik evraktan bahsediliyor, gerçekten bu hiç hoş bir davranış değil. Bir kere katılım için evrak istenmesi tuhaf. Ama yine de belki katılımcı kadınların hangi kuruluşu temsilen katıldıklarını belirten bir yazı istenebilirdi. Kaşe, kayıt no filan istendi.

Şimdi de eksik evrak nedeniyle oylamaya katılamadılar gibi açıklamalar yapıyorlar. Her şey bir yana KAMER bu tuhaf talepleri yerine getirerek katılmıştı toplantıya. Yalan söyleniyor açıkça. Böyle bir komitenin meşruiyeti olmaz, olamaz. Ayrıca bakanlığın belirlediği 3 örgütün Avrupa Konseyi Sözleşmesini kabul edip etmediklerini, içlerine sindirip sindiremedikleri de ayrı bir meseledir. Hükümetin izleme için isim belirleme süresi 2 Mart’ta sona eriyor. Bakalım o zamana kadar neler olacak. Bu konuda yorum yapmak yerine bir arkadaşımdan dinlediklerimi anlatmak istiyorum. Biliyorsunuz İstanbul sözleşmesine önce Türkiye imza koydu ve bununla hep övündüler. Birkaç ay sonra AB üyesi bir ülkeden bir resmi görevli ile görüşen kadınlar O’na “siz niye imza koymadınız sözleşmeye?” diye sormuşlar. Görevli demiş ki; “biz sözleşmenin alt yapısını hazırlamakla uğraşıyoruz. Bunu da ancak bir yıl içinde tamamlayacağımızı düşünüyoruz. Alt yapı hazırlanınca imza koyacağız.” Meselemiz budur bizim.

 

 

 

‘KİM KÜRTAJI BİR KONTROL YÖNTEMİ OLARAK KULLANMAK İSTER?’

 

*** Yine toplumun, kamu yönetiminin en üst düzeyinden Başbakan Erdoğan her fırsatta bu konuyu yani doğurganlık oranının düşmesini dile getirdi ancak önerisi hep çok çocuk yapın oluyor, ayrıca kürtaja da karşı çıkıyor. Siz ne diyorsunuz buna? 

Erkeklik normlarıyla şekillenmiş siyaset yapma biçiminin kadınları nesneleştirdiğini biliyoruz. Her türlü yetkiyi ellerinde tutan bir ya da birkaç kişi belirleyici olur. Bu siyasetçiler muhafazakârlığı ya da modernliği kadın üzerinden yapılandırmaya çalışırlar. Cinsiyet eşitliği için çaba harcamazlar hatta karşı çıkabilirler ama nesneleştirdikleri kadınlar için çok planları vardır. Giyimine, kuşamına, konuşmasına, gülüşüne, kürtajına, ne kadar çocuk doğurması gerektiğine, nasıl doğuracağına her şeyine karışırlar. Onlar için kadınlar şekil verebilecekleri bir malzeme gibidir. Bu söylem ve yaklaşım Türkiye’de hep vardı, yeni değil. Cinsiyet ayrımcılığı bu şekilde perçinlenir, yeniden üretilir.

90’lı yılların sonunda Kürt nüfusun çoğalmasından ürkerek bu bölgede nüfus planlaması yapılmaya çalışıldı. O dönemlerde yapılmış bir açıklamamız, dinlediğimiz kadınlar olmuştu. Hatta dava açmayı düşünmüştük ama kadınlar ürkmüş şikâyetçi olmamışlardı.

Bildiğiniz gibi aile planlaması ile nüfus planlaması apayrı iki şey. Biz kadınların istedikleri zaman, istedikleri sayıda çocuk sahibi olmalarından yanayız. Bunu savunuyoruz.

Bugünkü söylemler geçmişte Kürt nüfusun artacağından korkularak yapılan nüfus planlamasının karşı tezahürüdür bana göre.

Kürtaj konusunda o kadar yanlış bir propaganda yapıldı ki! Sözüm ona kadınlar kürtajı bir doğum kontrol yöntemi olarak kullanıyormuş. Bunca yıldır kadınlarla çalışıyorum bir kişiden bile benzer bir şey duymadım. Kürtaj nihayetinde bir operasyondur. Kadınlar kürtaj olmaya korkarak, ağlayarak, çekinerek giderler. Kim bu yöntemi bir kontrol yöntemi olarak kullanabilir?

 

2014 YILINDA NELER OLDU, OLMADI?

 

*** 2014’de kadınlar açısından bakınca sizi en çok kaygılandıran gelişme neydi?

 

2014 yılında beni en çok ürküten şey yaşadığı şiddetten kurtulmak için çaba harcamaya başlayan kadınların yeterince destek bulamaması, korunamaması bu nedenle daha yoğun şiddet yaşaması ve hatta hayatını kaybetmesi oldu. Cinayet hikâyeleri görsel medyada tüm boyutlarıyla ele alındığı için izleyen kadınlarda korku yaratıyor. Farkında oldukları, kurtulmak istedikleri şiddete karşı koymaktan korkmaya başladılar. Çünkü koruma talep ettikten ya da sağlandıktan 0sonra öldürülen kadınların sayısı oldukça fazla.

 

*** 2014’de kadınlar açısından bakınca sizi en çok heyecanlandıran gelişme neydi?

 

2014’de beni en çok heyecanlandıran gelişmenin kız çocuklarının okullaşma oranının yükselmesi olduğunu söyleyebilirim. Bu oran Cumhuriyet tarihi boyunca ilk kez %100 lere ulaşmış bulunmaktadır. Kız çocuklarının okullaşma oranı Erzurum, Ağrı, Kars, Iğdır, Adıyaman, Diyarbakır ve Mardin’de %100 iki bölgenin diğer illerinde ise %99’un üstüne çıkmış durumdadır. Son derece sevindirici bu gelişmenin son yıllarda verilen eğitim yardımı ile ilişkili olduğu açıktır. Hem bu gelişmenin devamını sağlamak hem de kız çocuklarının 2. ve 3. dört yıllık dilimlerde de eğitimlerine devam etmesini sağlamak için teşvik edici çalışmalar yapmak gerekmektedir. Örneğin eğitim yardımı kız çocukları için kademeli olarak arttırılabilir. 25 yaş üstü kadınlarda okuma yazma bilmeyenlerin oranı %50’ler civarındadır. Bu yaş grubu kadınların da okuryazar olmasını sağlayacak çalışmalar planlamak önemlidir.

4+4+4 ile ilgili sonuçları tam olarak izleyebilmemiz için daha en az bir 8 yıla ihtiyacımız var. Çünkü henüz birinci 4 yılı bile tamamlamadık. Ancak ben şimdiden ikinci 4 yılda ve daha sonra üçüncü 4 yılda kız çocuklarının okullaşma oranının düşeceğini düşünüyorum.Kız çocuklarının okullaşma oranının artması bence 4+4+4 sistemi ile ilişkili değil. Eğitim yardımıyla ilişkili. Kız çocuklar biraz büyüyüp serpilince eğitim yardımı falan arka planda kalacaktır diye düşünüyorum. Çünkü zihniyet dönüşümüne dair bir çaba yok ortada. Eğitim yardımının yanı sıra zihniyet değişikliği sağlayacak programlar hazırlanması gerektiğini düşünüyorum.

 

*** Erken evlilik oranları ne derece düştü?

 

1997 yılında %52 olan erken evlilik oranı istikrarlı bir şekilde düşüş göstermiş 2013 yılında %33’e gerilemiştir. Son 5 yıl içinde yaptırılan evliliklere bakıldığında erken evlilik oranı %30’un altında görünmektedir. Ebeveynlerin kararıyla yapılan erken evlilikler aynı zamanda zorla yaptırılmış evliliklerdir. Erken ve zorla yaptırılan evlilikleri hızlı bir şekilde engellemek mümkündür. Bunun için cezai yaptırımların uygulanması ve resmi kurumlarla kadın kuruluşlarının iş birliği halinde çalışması gerekmektedir.

 

 

 

İÇERİK ARAMA
Bülten Kaydı
İsim: E-mail:
Ekle   Çıkar  
Yukarı Çık